Önceki Makale Sonraki Makale
Neden Kalp ? Kardiyoloji'de Kilometre Taşları

Kalbin Tarihi

Bu mucizevi yapıyı tanımak için öncelikle tarihin derinliklerine ineceğiz…

               Kalbe nasıl bakılmış, neler düşünülmüş, ne anlamlar yüklenmiş?

               Kalple ilgili ilk bilgiler nasıl şekilenmiş?  

               Kardiyolojinin kilometre taşları…

               Ve bugün hangi noktadayız…
 
 
MİLATTAN ÖNCE 
 

M.Ö.10000-8000 yıllarında yaşadıkları düşünülen Cro-Magnonlar, avladıkları hayvanların kalpleri attığı sürece canlı kaldıklarını gözlemlediklerinden olsa gerek, yaşamın ve canlılığın devamını sağlayan organ olarak görmüşler kalbi. Eski Çin ve Uzakdoğu medeniyetlerinde de (M.Ö. 3000-2000) kalbin, ruhsal gücün merkezi olduğuna inanılıyordu.

 

Tarihin daha sonraki dönemlerinde (M.Ö. 2500-1000), Eski Mısır'da kalp, ruhun ve vicdanın merkezi olarak kabul ediliyordu. Ölümden sonra kalp dışındaki tüm organlar çıkarılıp bir seramik kâse içinde ölüyle birlikte gömülüyor, sadece kalp yerinde bırakılıyordu. İnanışa göre ölümden sonra kalp adalet tanrısı Maat'ın huzurunda tartılıyordu. Eğer kalp, Maat'ın tüyünden hafif gelirse, ölen kişi Osiris (yeraltı tanrısı) ile yaşamaya devam ediyordu. Aksi halde Ammut (şeytan) kalbi yiyor ve böylece o insanın ruhu yokluğa mahkum edilmiş oluyordu. (Bakınız alttaki figür)

 

 

page1image1792192

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalbin duygularla ilişkilendirilmiş olduğu ilk yazılı belgelere Sümer-Babil kültüründe rastlanıyor. Gılgamış Destanı’nda kalbin bu duygularla açıkça ilişkilendirildiği görülmektedir.(M.Ö.2100-2000). Tarihte ilk yazılı tıp belgesi olarak kabul edilen  Ebers papirüsünde kalp ve nabız atışlarından, kalbin kan pompalama fonksiyonundan, vücudun  her tarafına yayılmış bir damar ve dolaşım sisteminden bahsedilmiş olması şaşırtıcıdır (M.Ö.1550). (Bkz: Alttaki resim)

 

 

Eski Yunan’da ruhun, kalbin içinde yerleştiğine inanılıyordu. Homeros ve Hesiodos'un yazılarında ve  trajedilerde kalb (kardia), ruhun merkezi, irâde, arzu ve duygunun kaynağı olarak görülmüştür. Kalbin kan  pompalama fonksiyonun farkında olan Hipokrat ve Aristo, kalbin aynı zamanda duygu ve düşünce yeteneklerinin de merkezi olduğunu düşünüyorlardı. Antik Yunan düşüncesi Roma İmparatorluğu dönemimde de etkisini sürdürmüş. Romalı otorite  Ovid, yaşamın devamı için en önemli organ olan kalbin yaralanmalarında ilaçların bir işe yaramayacağını söylemiştir.

 

M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hipokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedildi. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamış. Ölümden sonra arterleri (atardamarları) boş gören antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlar. Herofilus, venler ile arterleri ayırsa da, nabzın kalbin değil de doğrudan arterlerin (atardamarların) bir özelliği olduğunu düşünmüş. Erasistratus, yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiş. Buradan da arterlerden kaçan havanın yerini kanın,  venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.

 

 

         
MİLATTAN SONRA

 

Klasik tıbbın büyük hekimi olarak kabul edilen Galen (M.S. 129-201) kalbi, kan akışını düzenleyen yaşam ruhunun merkezi olarak tanımlamıştır. Kalpteki kasılma ve gevşeme fonksiyonlarndan, karıncık ve kapakçıklardan, atar ve toplardamarların farklı yapılarından söz etmiştir. Damarların kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteryel (açık kırmızı) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı olduğunu belirtmişti. Galen’e göre büyüme ve enerji, venöz kanın özellikleriyken, arteryel kan kalpten gelmekteydi ve hava  içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği)  yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol  (gevşeme) sırasında kanı emmekteydi ve kan atardamarlar sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen venöz kanın sol karıncıktan sağa "gözenekler" yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner ven yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada 'isli'  (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.(1)

 

Antik Meksika medeniyetinde de (M.S100-900) bazı ruhsal güçlerin kalple ilişkili olduğu düşünülmüş ve bu güçlerin ölünceye kadar kalbi terk etmediklerine inanılmıştır. Düşmanın gücünü kazanmak için onun kalbini yeme geleneği, bu anlayışın belirgin göstergelerinden birisi olarak kabul edildiği gibi Aztekler'de  ve onlardan daha önce Mayalar'da görülen insan kurban etme adeti bu düşüncenin bir uzantısı sayılmıştır. Örneğin  İnka toplumunda kalb atmaya devam ederken çıkarılır ve çok kan akması sağlanırdı.Fışkıran kan, kartal simgesiyle sembolleştirilen  "Güneş" için besleyici bir gıda ve  "Yer Tanrısı"nı (Tlaltecutli)  dinç  tutacak  bir içecek kabul edilirdi. Bu anlayışa göre kalp, insanın en önemli  bir uzvuydu ve -adanmak suretiyle-tanrıların lütfu olan hayatın kaynağını oluşturuyordu .(2)

 

Kalb  mefhûmu, Hinduizmin  kutsal  kitâbelerinde  de  önemli  yer  tutar.  Mesela  onların meditasyon  tekniklerinde bu durum açıkça görülür.(3) Nitekim insan vücudunda belli enerji merkezlerinin varlığına dayanan "çakra öğretisi"ne göre tüm çakra sisteminin merkezini oluşturan dördüncü çakra, "kalb çakrası"dır. Bu çakra, üç  düşük fiziksel ve duygusal  merkezle, üç yüksek zihinsel ve ruhsal merkezleri birleştirir. Bu ana çakranın hedefi, sevgi  yoluyla varlık bütünlüğüne  katılmaktır. Çok güçlü birenerjiye sahiptir.  Açık bir kalb çakrası, başkaları üzerinde kendiliğinden iyileştirme ve dönüştürme etkisi oluşturabilir.(4)

 

Yahudi, Hıristiyan ve  İslam inanışında da kalbin aynı anlam ve kavramları sembolleştirdiği görülür.Her üç dinde  de  kalp  sevgi,  merhamet,  hayırseverlik, derin bir anlayış gücü gibi ruhsal duygu, düşünce ve davranışlarla özdeşleştirilmiştir.  Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta kalp Allah sevgisinin yeri ve ebedi mutluluğun aracı olarak nitelendirilmiştir. İslam tasavvufunda kalp gözünden bahsedilir. Biyolojik göz dış dünyayı, kalbin gözü (basiret) varlık ve olayların iç yüzünü, gerçek mahiyetini, görmeyi, anlamayı sağlar. 

 

İBN-İ SîNÂ

 

Buraya kadar kalbe bakış, “canlılığın kaynağı” olmanın yanında, daha çok “duygu ve düşüncelerin, merkezi” olduğu şeklinde idi. Oysa gerçekte kalp, bir “sistem” içinde dolaşımı sağlayan merkezî pompa konumunda idi. Batılılar kalbe bu anlamdaki bakışı İngiliz bilim adamı William  Harvey  (1578-1657) ile başlatırlar. Kirli (kullanılmış, venöz) kanın kalpten akciğere temizlenmek üzere gönderilmesi, oradan da temizlenmiş kanın tekrar kalbe dönmesi olarak tanımlayabileceğimiz “küçük dolaşım”ın, ilk kez 16. yüzyılda Michael Servetus  tarafından ortaya atıldığını, 17. yüzyılda da William Harvey tarafından kesin olarak tanımlandığını söylerler. Oysa burda da batının, her  zaman olduğu gibi, “ışığın doğudan yükseldiğini” görmezden gelen bir anlayışı ve aktarışı sözkonusu idi.  

 

Ebu Ali el-Hüseyin İbn-i Abdullah İbn-i Sînâ el- Belhî. 980 yılında bugünkü Özbekistan’da yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. 19 yaşında doktor ünvanını aldı. Bir yandan tıp ilminde ilerlerken bir yandan da felsefe, mantık, metafizik öğrendi. Yaşadığı dönemin gidişine uyarak fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji ile ilgili çalışmalar yapması çok yönlü büyük bir filozof ve bilim adamı olarak yetişmesini sağladı.(5)  Değişik konular üzerine 240’ı günümüze kadar gelebilen 450 kadar makale yazdı. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitâb'üş-Şifâ (İyileşme  Kitabı)  ile El-Kanûn fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). El-Kanûn fit-Tıb ortaçağ üniversitelerinde hatta 1650 yılına kadar batının köklü  üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuldu. 1037 Haziranında (Ramazan ayında) 57 yaşında öldü. Kabri Hamedan’dadır. Avrupa onu AVİCENNA, biz ise İBN-İ SÎN  olarak bildik. 

 

Kalbin tarihinden bahsederken, İbn-i Sînâ'yı anmamak ol(a)mazdı. Zira kalp ve kan dolaşımı konusunda bilimsel temelleri W.Harvey'den asırlar önce o atmıştır.(6) Kalp ve damarlar konusundaki tasvirleri bugünkü bilgilerimizle çok benzerlik göstermektedir.(7)

 

İşte İbn-i Sînâ'nın asırlar öncesindeki kalp tasviri : 

 

“Kalbin iki boşluğu vardır. Büyük şiryan (aort) sol boşluktan çıkar, kalındır, çift tabakalıdır. Küçük şiryan (pulmoner arter) sağ  boşluktan çıkar, ince ve tek tabakalıdır. Karaciğer veridleri ince cidarlıdır (V.cava). Gıda emilimi için ince barsaklarda kıl gibi ince damarlar vardır. Emilen gıda, buradan, damarlarla (Vena porta) karaciğer içine gider yayılır, oradan karaciğerin dış bükey yüzünden çıkan damarlarla (Vena hepatica) birleşir.” Bu tanımlamadan, İbn-i Sîna’nın, gıdaların barsaklardan emilip kana karışmasını sağlayan “portal sistemi” ve “kılcal dolaşımı” da bildiği anlaşılmaktadır.

 

İbn-i Sina bu tanımlamayı yaptığında, o da Galen gibi, venöz kanın, kalbin sağından soluna geçişini açıklayamamıştı. Bu geçişin, kalbin boşluklarını ayıran duvarlardaki (septum) gözeneklerden olduğu düşünülmekte idi. İşte bu yanılgı, “küçük dolaşımın” keşfine kadar sürmüştür. Batılı kaynaklar bu keşfi 1628’de William Harvey’e atfetmişlerdir. Oysa Alaaddin Ebu'l-Â'lâ Ali İbn Ebi'l-Hazm el-Kureşî ed-Dımeşkî   (Îbnü’n-Nefîs) Harvey’den 3 asır önce “küçükkan dolaşımını” tanımlamıştır. 

 

 

İBNÜ'N NEFÎS

 

Îbnü’n-Nefîs,1210 yılında bazı kaynaklara göre Türkistan'ın Kaş şehrinde, yaygın görüşe göre ise Şam’da doğdu.1288’de Mısır'da vefat etti. Tıp ilmini 7. asırda Nureddin Zengi'nin Şam'da kurduğu hastanede İbnü'd-Dahvan'dan öğrendi. Sonra Eyyûbi Sultanı Melik Kâmil tarafından Mısır'a davet edilince, oraya gidip yerleşti. Hayatının büyük bir kısmını tıbbi araştırmalarla geçirdi. İnsan vücudu ile hayvanların vücudu arasındaki sistem benzerliğini gözönüne alarak çalışmalarını anatomi üzerine özellikle de kalp ve solunum sistemi anatomisi üzerine yoğunlaştırdı. Kanın kalpten akciğerlere, akciğerlerden de kalbe geliş-gidiş sistemini inceledi. Böylece tıp sahasında taklitçilikten kurtulmaya, teorikten pratik ve tecrübeye geçiş devrini açtı. O zamana kadar genellikle Galen, Hipokrat ve İbn-i Sîna'nın görüş ve izahlarına bağlı kalan tıp otoriteleri, bunların görüşlerin dışına çıkmıyorlardı. Îbnü’n-Nefîs, bunların birçok tezine eleştiriler getirdi. Kendisinden önce yaşayan bu tabiplerin eserlerini inceleyerek yanlışlarını düzeltti.

       

1900’lü yılların başlarına kadar, kanın akciğerlerde temizlenmesini sağlayan “küçük kan dolaşımının”, Servetus ve sonra da Harvey tarafından tanımlandığı kabul görürdü. 1924 yılında Freiburg Tıp Fakültesinde  Muhyeddin et-Tantavi adlı Mısırlı genç araştırmacı, bir doktora tezi hazırladı ve birçok Alman profesörün dikkatini çekti. Çünkü tezde, ilk defa “küçük kan dolaşımının” Îbnü’n-Nefîs adında bir Müslüman bilginin bulduğundan bahsediliyordu. Bunu mümkün görmeyen profesörler, tezin bir kopyasını, o sırada Mısır’da bulunan Alman Dr.Mayerhof’a gönderdiler. Dr.Mayerhof, Tantavî’yi doğrulamakla kalmayıp, daha sonra yazdığı makalede ; “1553’te Servetus, 1559’da Colombo ve 1628’de Harvey kan dolaşımı hakkında tek söz etmeden asırlar önce İbnü’n-Nefîs’in küçük dolaşımı keşfettiğini” yazdı.

 

A. Adnan Adıvar,  "Osmanlı Türklerinde İlim" adlı eserinde küçük kan dolaşımıyla ilgili ilk fikirlerin İbnü'n-Nefis'e ait olduğu hakkında şu görüşlere yer verir: 

 

"Bugün M. Servetus’un Îbnü’n-Nefîs’ten haberdâr ve Realdo Colombo’nun, Servetus’un kitabından bilgi sahibi olduğu, hatta Îbnü’n-Nefîs’in kitaplarının tercümesi ile uğraşan bir kişi ile temas ettiği anlaşılmaktadır. Colombo, kalp dolaşımı konusunda önemli katkıları olan bir araştırmacıdır. İtalyan anatomi okulunun diğer ünlü hocaları Follopio (1523-1562) ve Fabrizio (1533-1619) da Papua'da çalışmışlar ve bunlardan sonuncusu, tıp eğitimini Padna'da yapan W.Harvey'in (1578-1657) en çok istifade ettiği kişi olmuştur. Böylece küçük dolaşım fizyolojisinin bir anda gerçekleşen bir buluşla çözümlenmediği, kademeli katkıların söz konusu olduğu görülmektedir. Ancak ilk gözlem ve çözümlemeyi yapmış olmak ve daha sonraki araştırmacıların dikkatini bu noktaya çekmek şerefi de İbn'ün- Nefis'e aittir."

         

Başka bir görüş; İslam tabâbeti ile ilgilenen bir İspanyol olan Servetus’un, Madrid'teki Escorial kütüphanesinde bulunan, İbnü'n-Nefîs'in eserinden faydalanmış olabileceğidir.(8) 

 

Tam da burada Friedrich-Wilhelms Üniveristesi’nden Alman Dr. Sigrid Hunke’nin şu sözleri alıntılanmaya değerdir: “Mısırlı genç doktor Tantavi’nin bu buluşu gösterdi ki, İslâm âlimleri teorilere uygunluk derecelerine ve önce vukua gelip gelmediklerine bakmadan, kri­tik deneme, titiz gözlem ve peşin hükümsüz araştırmaya gayret gösterme hususunda Orta Çağdaki Hristiyan mes­lektaşlarına göre daha azim­li ve daha kararlıydılar.” 

 

Peki ne diyordu Îbn’ün-Nefîs,  Servetus’tan  311 yıl, Harvey’den 386 yıl önce :

ibnü'n nefis ile ilgili görsel sonucu

 

"Kalp, şimdiye kadar sanıldığı gibi, sağ atriyum içindeki kanla değil, aksine cüzlerine damarlar vasıtasıyla dağılan kanla beslenmektedir (koroner dolaşım). Kalbin sağ karıncığından pompalanan kan, akciğerleri beslemek için değl,akciğerlerde temizlenmek için yayılır. Sağ karıncık ile sol karıncık arasında geçiş yoktur. Kalbin yaratılışı icabı bir cismî sertliği vardır. Bazı bilginlerin dediği gibi, ne görünür bir geçiş, ne de Galen'in inandığı gibi kanın akışını sağlayacak olan gizli bir geçit vardır. Bunun zıddına, kalbin gözenekleri ve mesanesi kapalı ve kalındır. Sağ karıncıktan çıkan kirli kan, akciğer atardamarı yoluyla akciğer torbacıklarına geçer. Orada hava ile karışan kan, son damlasına kadar temizlenir. Akciğer atardamarı ile akcğer toplardamarı arasında, akciğerlerdeki deverânı tamamlayan irtibatlar mevcuttur (kılcal dolaşım). Daha sonra hayatın devamlılığını sağlamak için havayla temizlenen kan, akciğer toplardamarı ile kalbin sol kulakçığına geçer (küçük dolaşım, pulmoner dolaşım)." 

 

İbni Nefis bu kadar açık ve basit şekilde, küçük kan dolaşımını  açıklamıştı. Aynı sözler daha sonra Michael Servetus tarafından kullanılmıştır.(9)

 

Bugün batılı kaynaklar da artık Îbn’ün-Nefîs’in hakkını teslim etmekte, onu pulmoner dolaşım(10) ile birlikte kılcal damar(11)  ve koroner dolaşımları(12,13) da ilk keşfeden kişi, “dolaşımsal fizyolojinin babası”, "Orta Çağın en büyük fizyoloğu" olarak tanımlamaktadırlar.(14)

 

       

WILLIAM  HARVEY

 

william harvey ile ilgili görsel sonucu

 

Evet, Îbn’ün-Nefîs’ten üç asır kadar sonra, 1553 yılında İspanyol doktor Servetus, Galen’in teorilerini eleştiren çalışmalarını duyurdu. Venöz  kanın,  kalbin sağından soluna akciğerler yoluyla ulaştığını, kalbin duvarları arasında gözenekler ya da gizli bir geçitin olmadığını belirtti.

 

1628'de ise İngiliz doktor William Harvey kan dolaşımına ilişkin Latince yazdığı küçük bir kitapta (Hayvanlarda Kalp ve Kan Dolaşımına İlişkin Anatomik Bir Tez), hayvanlar üzerinde yaptığı gözlemsel çalışmalarını yayınladı .

 

Hayvanları canlı olarak incelemeyi ilk kez Harvey denemiştir. Göğüslerini açarak kalbin atışını doğrudan gözlemliyordu. Kalp değişimli olarak atan ve duran bir işleyiş içindeydi. Eline aldığında kalbin nöbetleşe sertleşip gevşediğini görüyor; sertleştiğinde organın kasılıp solgunlaştığını, gevşediğinde genişleyip kırmızılaştığını görüyordu. Gözlemleri, sonunda onu şöyle bir yargıya  ulaştırır: "Kalp, içi boş, pompa gibi çalışan bir kastır. Eyleme geçtiğinde iç boşluğu daralmakta ve kan dışarı akışa geçmektedir. Gevşediğinde ise tam tersine kan, genişleyen iç boşluğa dönmektedir." 

 

Kalbin kasılmasıyla atar damarların kan taşıma dışında nabzı atışı da verdiğini belirleyen Harvey, taşınan kanın miktarını da saptama yoluna gider. Kalbin her atışında yaklaşık 30 gram kan pompaladığını hesaplar.  Bu bir dakikada yaklaşık 5 litre,  bir günde 6200 litre demekti. Harvey, bu kadar çok kanın pompalanmasının ancak çevrimsel bir akışla mümkün olabileceğini düşünür. Öyleyse, “kan dolaşımı hipotezi” açıklayıcı tek  seçenekti onun için.

 

O da Servetus gibi; Galen’in aksine, kalp duvarlarında gizli bir geçit olmadığını, kanın akciğerler yoluyla temizlenip kalbin sol tarafına döndüğünü ve buradan da atardamarlar içine pompalandığını belirtir. Bu açıklamada kalbin çalışması, her türlü gizemli güçlerden uzak, salt mekanik bir işleyiş olarak algılanmıştır. Bu hipotezde, venöz kan ile, arteryel kanın arasında, akciğerler içinde bir bağlantı olduğu düşünülmüştür. Ancak bunun doğrulanması, mikroskopun icadını bekler. İtalyan bilgini  Malpighi 1661'de ilkel bir mikroskopla kurbağa akciğerinde,  atar damarlarla toplar damarların, kılcal damarlar aracılığıyla  birbirine bağlı olduğunu saptar.

 

 

Hasan Kasap - DoktorTakvimi.com    Hasan KASAP

 

 


Önceki Makale Sonraki Makale
Neden Kalp ? Kardiyoloji'de Kilometre Taşları